Türkiye’de emek sömürüsü, işverenlerin ikiyüzlülük

İşçinin emeğini sömüren, hakkını yiyen işverenlerin toplumdaki itibarı sorgulanmalıdır! İşçinin Emeğini Sömürerek Servet Kazanmak Dürüstlük Değildir!

İŞÇİ SORUNLARI - 13-10-2026 13:28

Türkiye’de İşverenlerin Emek Sömürüsü, Hileli Uygulamaları ve Hukuksuzlukları

İşçinin Emeğini Sömürerek Zenginleşen İşveren Anlayışı

Türkiye'de ne yazık ki bazı işverenler, işçilere yönelik kötü muameleyi, aşağılamayı, hakaret etmeyi, ağır çalışma koşullarını ve hukuka aykırı uygulamaları artık normal görmeye başlamıştır. İş sağlığı ve güvenliği kurallarına uymayan, çalışanlarının sağlığını hiçe sayan, işçinin alın terini sömürerek kazancına kazanç katan bir işveren anlayışıyla karşı karşıyayız.

Üstelik bu işverenlerin bir kısmı, yaptıkları bütün haksızlıklara rağmen toplum içerisinde kendilerini saygın bir iş insanı veya dürüst bir esnaf olarak tanıtmaktadır.

Oysa bir işverenin kalitesi, sahip olduğu servetle, kullandığı lüks araçlarla veya şirketinin büyüklüğüyle değil, çalışanlarına verdiği değerle, işçinin hakkına gösterdiği saygıyla ve hukuka bağlılığıyla ölçülür.

İşçinin Hakkını Hileyle Elinden Almak da Emek Hırsızlığıdır

Bugün bazı işverenler, işçilerin ücretlerinin bir bölümünü elden ödeyerek SGK primlerini ve vergilerini eksik bildirmektedir. Böylece hem devleti zarara uğratmakta hem de işçinin gelecekte alacağı emekli aylığını, kıdem tazminatını ve diğer sosyal haklarını olumsuz etkilemektedir.

Bununla da yetinmeyip işçiye gerçeğe aykırı evraklar imzalatılmakta, almadığı parayı almış gibi gösteren belgeler düzenlenmekte, işçinin hak ettiği ücret ve tazminatlar çeşitli bahanelerle ödenmemektedir.

Daha da kötüsü, bazı işçilere, "Sen evrakları imzala, seni bir yıl sonra yeniden işe alacağız, tekrar çağıracağız." denilerek haklarından vazgeçmeleri sağlanmaya çalışılmaktadır.

Peki, bunun adı nedir?

Bir insanın parasını hileyle almak nasıl dolandırıcılık olarak değerlendirilebiliyorsa, işçinin emeğini ve haklarını hileli yöntemlerle elinden almak da aynı derecede ağır bir ahlaki çöküştür. Somut olayın özelliklerine göre bu uygulamalar hukuki sorumluluk doğurabileceği gibi ceza hukuku bakımından da suç oluşturabilir.

İşçinin hakkını çeşitli yöntemlerle elinden alan, ardından da "Ben helal para kazanıyorum." diyen bir anlayışın önce kendi vicdanını sorgulaması gerekir.

İşçi Sürekli Çalışsın, Patron Daha Çok Kazansın!

Bazı işverenlerin çalışma anlayışı adeta şudur:

İşçiler günde 12 saat çalışsın, hafta tatili yapmasın, ailesine ve çocuklarına zaman ayırmasın. Sürekli çalışsın, yorulsun, hastalansın ama sesini çıkarmasın. İşveren daha fazla kazansın, servetine servet katsın.

İşçi hastalandığında, sakatlandığında veya çalışamaz duruma geldiğinde ise kapının önüne konulsun. Bundan sonra ne yaparsa yapsın, devlet kendisine baksın!

Bu anlayış işverenlik değil, açıkça emek sömürüsüdür.

İşçi bir makine değildir. İşçinin ailesi, çocukları, sağlığı, dinlenme hakkı ve insan onuruna yakışır koşullarda yaşama hakkı vardır.

Üstelik iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmaması nedeniyle ortaya çıkan meslek hastalıkları ve iş kazaları yalnızca işçiyi değil, ailesini, sosyal güvenlik sistemini ve ülke ekonomisini de olumsuz etkilemektedir.

İşçinin sağlığından tasarruf eden işveren, aslında toplumun geleceğinden tasarruf etmektedir.

İşveren Zarar Ediyor Ama Serveti Sürekli Büyüyor!

Bir başka dikkat çekici konu da bazı işverenlerin sürekli zarar ettiklerini söylemeleridir.

İşçi zam istediğinde şirket zarar ediyor. Sosyal haklarını istediğinde ekonomik kriz var. Fazla mesai ücretini istediğinde bütçe yok. Kıdem tazminatını istediğinde para yok!

Peki, madem sürekli zarar ediyorsunuz, neden servetiniz büyüyor? Neden yeni gayrimenkuller, lüks araçlar ve yeni yatırımlar ortaya çıkıyor? Neden sizin ve çocuklarınızın harcamaları sürekli artarken işçinin maaşı temel ihtiyaçlarına bile yetmiyor?

Elbette her şirketin ekonomik durumu farklıdır. Ancak işçinin hakkını ödememek için sürekli zarar bahanesine sığınırken kişisel servetini büyüten işverenlerin bu çelişkiyi açıklaması gerekir.

İşçi yoksullaşırken işverenin sürekli zenginleştiği bir düzen, adil bir çalışma düzeni değildir.

İşverenin Hukuksuzluğu Kendisine Hak Görmesi Kabul Edilemez

Türkiye'de 4857 sayılı İş Kanunu, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, işverenlere açık sorumluluklar yüklemektedir.

İşçinin ücretinin ödenmesi, sigorta bildirimlerinin doğru yapılması, fazla çalışma haklarının korunması ve iş sağlığı güvenliği önlemlerinin alınması işverenin keyfine bırakılmış konular değildir. Bunlar yasal yükümlülüklerdir.

Ancak bazı işverenler, kanunları kendi çıkarlarına göre yorumlayarak hukuka aykırı uygulamalarını normal göstermeye çalışmaktadır.

Kanunsuzluk yapmak bir ticari başarı değildir. İşçinin hakkını yemek işverenlik değildir. İnsanların çaresizliğinden yararlanarak servet büyütmek de dürüst kazanç değildir.

İşçiler Artık Bu Haksızlıkları İşverenlerin Yüzüne Söylemelidir

Ülkemizin en büyük sorunlarından biri de işçilerin yaşadıkları haksızlıklar karşısında işlerini kaybetme korkusuyla sessiz kalmalarıdır.

Oysa işçi gerektiğinde işverenine şunu söyleyebilmelidir:

"Sen bana dürüstlükten, haktan, hukuktan ve helal kazançtan bahsediyorsun. Peki, benim sigortamı neden eksik yatırıyorsun? Fazla mesai ücretimi neden ödemiyorsun? Beni neden 12 saat çalıştırıyorsun? Neden hak etmediğim belgeleri imzalamaya zorluyorsun? Benim emeğimi sömürerek kazandığın paranın neresi helal?"

Toplum olarak da işçinin hakkını yiyen, çalışanlarını aşağılayan ve hukuka aykırı uygulamalarda bulunan kişileri sırf zengin oldukları için itibarlı insanlar olarak göstermemeliyiz.

İtibar, parayla veya servetle değil, dürüstlükle kazanılır.

Bir işverenin hukuka aykırı uygulamalarının belgeleriyle kamuoyuna açıklanması, ilgili kurumlara şikâyet edilmesi ve yargı önüne taşınması demokratik hak arama mücadelesinin bir parçasıdır. Elbette bu mücadele gerçeğe uygun bilgi ve belgelerle, kişilik haklarına saygı gösterilerek yürütülmelidir.

Sonuç: Emek Sömürüsüne Karşı Sessiz Kalmayacağız!

Türkiye'de dürüst çalışan, işçisinin hakkını veren, vergisini ödeyen ve çalışanlarına değer veren çok sayıda işverenimiz de bulunmaktadır. Bizim eleştirimiz bu insanlara değil; işçinin alın terini sömüren, hileli yöntemlerle haklarını elinden alan ve hukuksuzluğu kendisine alışkanlık haline getiren işveren anlayışınadır.

Artık işçinin emeğinin sömürülmesine, insan onurunun ayaklar altına alınmasına ve çalışanların ekonomik çaresizliğinin kazanç kapısına dönüştürülmesine karşı daha güçlü bir toplumsal mücadele verilmelidir.

Unutulmamalıdır ki bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca işverenlerin servetiyle değil, o ülkenin emekçilerinin refahıyla ölçülür.

İşçinin hakkını yiyerek zenginleşenler, kendilerini ne kadar başarılı iş insanı olarak tanıtırlarsa tanıtsınlar, yaptıkları haksızlıkları ortadan kaldıramazlar.

Bizim mücadelemiz işverenlere karşı değil, hukuksuzluğa, emek hırsızlığına, insan hakları ihlallerine ve işçi sömürüsüne karşıdır.

Çünkü işçinin alın teri üzerinden kurulan hiçbir haksız düzen, sonsuza kadar devam edemez.

İŞVERENİN İTİBARI SERVETİYLE DEĞİL, İŞÇİYE GÖSTERDİĞİ SAYGIYLA ÖLÇÜLÜR!

Bir işverenin toplum karşısına çıkarak “Ben iyi bir işverenim, dürüstüm, saygın ve itibarlı bir iş insanıyım.” diyebilmesi için öncelikle kanuni yükümlülüklerini yerine getirmesi, vicdani ve insani sorumluluklarına uygun davranması gerekir.

İşçilerin sağlık raporu ve işe giriş sağlık muayenesi giderlerini hukuka aykırı biçimde işçilere ödeten, çeşitli bahanelerle maaşlarından kesinti yapan, ücretlerinin bir bölümünü elden ödeyerek sigorta ve vergi yükümlülüklerinden kaçınan, işçileri sürekli uzun saatler çalıştıran, dinlenme ve hafta tatili haklarını kullandırmayan bir işverenin dürüstlükten söz etmesi ne kadar inandırıcıdır?

Bununla da yetinmeyerek işçilerine hileli yöntemlerle istifa dilekçeleri imzalatan, kıdem tazminatlarını ve diğer yasal haklarını ödemeyen, çalışanlarına bağıran, hakaret eden, onları aşağılayan ve kadın çalışanlarına yönelik taciz davranışlarında bulunan kişilerin toplum içerisinde kendilerini itibarlı iş insanları olarak göstermeleri kabul edilemez.

Bir işverenin itibarlı olabilmesi için önce işçisinin hakkını vermesi, insan onuruna saygı göstermesi, kanunlara uyması ve vicdanlı davranması gerekir.

Aksi takdirde işçinin emeğini sömürerek, haklarını hileli yöntemlerle elinden alarak ve ardından toplum karşısında dürüst bir iş insanı görüntüsü vererek itibar kazanmaya çalışmak, bana göre açıkça ikiyüzlülüktür.

Üstelik bu tür hileli davranışlar, somut olayın özelliklerine göre Türk Ceza Kanunu'nun 157 ve 158. maddelerinde düzenlenen dolandırıcılık ve nitelikli dolandırıcılık suçları bakımından da değerlendirmeye konu olabilir. Ancak her işçilik hakkı ihlali kendiliğinden dolandırıcılık suçu oluşturmaz.

Sonuç olarak, işçinin alın terini sömüren, kanuni haklarını vermeyen ve çalışanlarına insanlık dışı davranışlarda bulunan bir işveren, ne kadar zengin olursa olsun, yalnızca servetiyle itibarlı bir insan sayılamaz.

Çünkü gerçek itibar, işçinin hakkını yiyerek değil, işçinin hakkını koruyarak kazanılır.

Abdurrahman KONYAR
İş Kanunu – İşçi Hakları

581 Güvenlik Koruma-İş Sendikası Genel Başkanı

Günün Diğer Haberleri